17 Ekim 2019 Perşembe

Joker ve Modern Mitoloji

İnsanlar binlerce yıldır mitler üzerinden dünyayı anlamlandırmaya çalıştı. Masallar anlatıldı, şarkılar söylendi, efsaneler dilden dile dolaştı. Ancak en büyük değişim son yüzyılda oldu: mitlerimiz evrenselleşti. Bazen eski mitlerin yeniye uyarlanmasıyla (Star Wars, Lord of the Rings, Narnia vb.) bazen de yeni mitlerin uydurulmasıyla (Marvel, DC vb.) bu evrenselleşme gerçekleşti. Örneğin Star Wars kabala öğretisini müthiş bir şekilde pulp bilimkurgu konseptlerine uyarladı. LOTR ise binlerce yıllık avrupa mitlerini birleştirerek, evrensel olan konseptleri ön plana çıkararak bunu yaptı. Marvel, dc, shounen jump gibi şirketlerin içerik üretici sayısının çok olması ise onlara hızlı üretim yapma şansı sağladı. Her ne kadar bu içeriklerin çok küçük kısmı kaliteli olsa da bu sektörler deneme tahtası işlevi gördü ve insanlığın aklından çıkmayacak mitler ortaya çıkardı. Bu mitlerden birisi de Joker.

İyi ve kötü tartışmasının içerisinde yer alan ancak iyi ve kötü skalasına konumlandırması zor olan bir karakterdir. Bu yönüyle de Batman'e çok benzer. Biri iyiliği diğeri kötülüğü yok etmeye çalışır. Batman ve Joker'in iyi veya kötü olduğunu tartışmayı anlamsız hale getiren bir durumdur bu. Nitekim onlar dünyalarındaki bazı karakterler için iyi bazıları için kötüdür. Batman suçu bitirmek için ne yapmalı sorusu ekseninde hareket eden bir milyoner, Joker ise her zaman sapkın formlarda vücut bulan merakın kendisidir. Örneklendirecek olursak Killing Joke'ta Jokerin hedefi Dedektif Gordon'dır. Çünkü dünyalarındaki iyi insanlardandır. Halkın gözünde iyi denince akla gelen kamuya mal olmuş bir figürdür. Ve böyle şeyler Jokerde yok etme arzusu uyandırır. Bir milyonerin sahip olduğu inşa etme arzusunun tam tersi vardır onda: yıkım arzusu.

Kendinizi Dedektif Gordon'ın yerine koyun. Yıllardır peşinde olduğunuz suçlu evinizin kapısını çalıyor, kızınızı karnından vurup, çıplak fotoğraflarını çekiyor. Buraya kadar oldukça sıradan bir kötü adam planı ancak bunların hepsini kendi sapkın planı için yapıyor. Sizi kaçırıyor çırılçıplak soyuyor ve roller coaster'a bağlıyor ve bir mağaraya giriyorsunuz, kızınızın kanlar içinde çıplak fotoğraflarıyla duvarları kaplanmış bir mağaraya. Bunların hepsini kendi manyakça tezini kanıtlamak için yapıyor: "Sadece tek bir kötü gece yeter." Yeterince kötü bir gece geçirmek, en akli dengesi yerinde olan insanı bile delirtebilir der. Çünkü Joker'in iyi ve kötü ayrımı yoktur. Deli olmak ve olmamak üzerinden tanımlar dünyasını. İyi ve kötü, delilik ve aklı yerindeliğin izdüşümüdür onun gözünde. Ancak Joker deneyinde başarısız olur Gordon delirmez. Batman'e Joker'i öldürmemesini yakalamasını söyler. İyi ve kötü çerçevesinde hikayenin geliştiği dünyamızda bu sözler ayrı bir anlam taşır. Çünkü bu çizgiromanın yazarı Alan Moore'dur. Belki de Jokerden daha deli olan bir adam tarafından yazılan bir hikayeyi okuyoruz sonuçta. İlk önce edebiyatın gelişiminde temel yer edinen iyi ve kötünün içeriğini değiştirip yerine deli olup olmamayı koyan Moore'a bunun yetersiz geldiğini düşünüyorum. Bunu düşünmeme sebep olan şey ise final. Hikayenin finalinde Joker, Batman'e aklı başında olan bir insanın gülmeyeceği bir fıkra anlatır ve kahkahalar eşliğinde sahne kapanır. Tıpkı iyi ve kötü zıtlığının ötesinde insanlar olduğu gibi Moore'un sapık zihni iyi ve kötünün de  izdüşümünü  yaratmıştır artık. Deli olmak ve olmamanın ötesindeki diyarlarda buluşan Batman ve Joker, birbirlerini anlayan insanlar olduklarını farkederler ve gülerler. Belki birbirlerini öldürürlerse ne kadar yalnız kalacaklarına belki de bitmeyen kavgalarının anlamsızlığına güldüler. Ama güldüler önemli olan da bu. Böylesine bir açık uçlu final yapabilmek kolay bir şey değil. Eserine güvenmeyi gerektirir.

Jokerin orijin hikayesine sahip olmamasının temelinde yapılan ucu açık finale benzer bir sebep yattığını düşünüyorum. Anlatılan orijin hikayesi sürekli değişir. Çünkü bir geçmişe sahip olmak empati yapılabilmeyi de beraberinde getirir. Bir insanın nasıl kötü olduğunu anlatırsanız onun kötü olduğunu düşünen sayısı da azalacaktır. Toplumdaki mutlak kötü kabul ettiğimiz insanlar, geçmişini bilmediğimiz insanlardır. İnsanlara Hitler'in ne yaptığını sorun herkes bilir. Hitler'in geçmişini sorduğunuzda ise bilen sayısı oldukça azdır. Sürekli değişen hikayesi ona akışkan bir kötü olma şansı tanımıştır. Yıllar boyunca sinemada farklı tarzlarda Joker tiplemelerinin sergilenmiş olması Joker mitinin sürekli değişken olduğuna dair bir yanılgıya yol açmıştır. Joker değişken değil akışkan bir karakterdir. Devletin ideolojik aygıtlarının değişmesi zor ve zaman alan yapısı Joker gibi sapkın bir zihne karşı hep yetersiz kalmıştır. Bu sebeple Joker siyasi bir karakterdir. Unabomber gibi anarşistlerin olduğu dönemlerde bir anarşist, mafyanın ve kartellerin en güçlü olduğu dönemlerde gangster, internetin gelişmesiyle iletişimin avatarlar aracılığıyla gerçekleştiği dönemin yarattığı tedirginliğin etkisiyle kendi avatarı olan palyaço ile resmedilmiştir. (Son çıkan filmi izleyince devamını yazıcam)




















14 Ekim 2019 Pazartesi

Sıradanlığa övgü

Hayatım boyunca sıradan olmak için uğraştım. Uyum sağlamak, bütünün parçası olmak. Ancak böyle mutlu olabilirim diye düşündüm hep. İnsanlar sıradanlıktan uzak durmaya çalışırken ben ise hep onu arzuluyordum. Çünkü ne gerek vardı ki sıradışı olmaya, Herkesin benzer arzularını, korkularını kabul etmesi bizi sıradan yapmıyor muydu? Neden iyi bir kul, iyi bir vatandaş olmak için uğraşacaktım ki. İçine doğduğum dünyayı, toprakları, sahip olduğum fıtratı kabullenmiş olmam yeterli bir "iyi" değil miydi? Ne gerek vardı bitmek tükenmek bilmeyen bu sıradışılık arzusuna. Tanrı beni böyle yaratmamış mıydı niye sınav var diyordu daha. Sınadığı kendisi miydi, ben miydim? Ailem niye beni diğer çocuklarla kıyaslayıp onlardan üstün olmam gerekiyormuş gibi konuşuyordu, üstünlükten kastedilen içinde yetiştikleri imtiyazların onlara sağladığı eğitimsel başarılar değil miydi. Ben sıradanlığı arzularken niye herkes beni sıradışılaştırmaya çalışıyordu ki. Neden sıradanlığın anlamsız bir şey olduğu düşünülüyordu. Hepimizin fabrika üretimi olması neden can sıkıcı olsun ki. Değişik markaların farklı renkte tasarlanmış her modelinden ve renginden binlerce bulunan mallar nasıl oluyor da acımızı bastırıyor. Kendi tarzına sahip diyerek övdüğümüz insanlar onlar için tasarlanmış bir moda anlayışını benimsedikleri için bu bile başlı başına bir sıradanlık belirtisi değil mi.

Ben sıradışı değilim. Bana atfettiğiniz o sıradışı özelliklerin hiçbirine sahip değilim. Ben sadece insanım ve insanın sıradanlığının farkındayım. Sahip olduğum tek sıradışılık bu. Nerede bir sıradışı olmaya çalışan görsem tiksiniyorum. kendisiyle yüzleşemeyen insana karşı başka ne hissedilebilir ki. Acı verici bir şey, kabul ediyorum. Ama ulaşabildiğim tek hakikat bu üzerine bir şey inşa edilecekse eğer temel olarak kullanabileceğimiz tek hakikat de bu. Ama insanlık tarihinin en büyük suçu buna karşı çıkmak olmuş. Acıdan kaçınmamızın getirdiği bir suç bu.  Tanrıda, kahramanlarda, peygamberlerde, devlet liderlerinde hep sıradışılığın sağladığı avuntuyu, kendimizle yüzleşmekten kurtuluşu bulmuşuz. Çünkü sıradışılık diye bir şey varolduğu sürece gölgesine sığınabiliriz. hakikatten kaçabiliriz. O yüzden sıradışılık yoksa bile kendimiz yaratmalıyız diye düşünmüşüz. İlk önce bir sıradışılığa yönelik basit avuntular birleşip bir kapan haline gelmiş. Şimdi ise yarattığımız sıradışılıklar her yeri sarmış durumda. Öyle ki yarattığımız sıradışılıklar bile kaide meydana getirmiş ve sıradanlığın kaçınılmaz zaferi bir kere daha gözler önüne serilmiş. Her karizmatik figür arasındaki benzerliğin, farklı toplumların tanrıları arasındaki benzerliklerin her birini gördükçe gülüyorum ne kadar kaçabiliriz ki yüzleşmekten diyorum. Ve içim coşku doluyor bu yüzleşmenin getireceği değişimi düşündükçe tüylerim ürperiyor. Yanlış anlamayın insanlığın gelişimine dair bir coşku değil bu. Haberlerde yangın büyümeye devam ediyor başlığını görünce yaşanan merak gibi daha çok. Ragnarok bir nevi. Herşeyin yokolup küllerinden yeniden doğmasını, doğan şeyin neye benzeyeceğini merak etmekten daha doğal ne olabilir ki. Binlerce yıldır yazılan destanlardakine benzer yıkımı arzulamak neden kötü olsun. Sonuçta bu yıkım arzusunun temelinde de sıradanlık yok mu.

12 Ekim 2019 Cumartesi

Diziler hakkında öfke anında yazdıklarım

Ben "x" i seviyorum ne demektir ya. Herhangi bir ortamda karşı argüman olarak neden  kullanılır ki? Son zamanlarda ucuz dizi izleyicilerinde tespit ettiğim bir izlenim bu. Ucuz diziden kastım hepinizin çok sevdiği Behzat Ç. , Leyla ile Mecnun, Black Mirror, The Big Bang Theory, Friends, Himym gibi diziler. Nerede bu dizilere dair görüşlerimi söylesem ben seviyorum, çerezlik dizi, izleniyo abi ya tarzı laflar duyuyorum ve bunu sanki benim argümanlarıma denk bir cevapmış gibi söylemeye cüret ediyorlar. Behzat Ç. ve Leyla ile Mecnun izleyicileri gibi kendisine aydın, entellektüel konum biçmiş olanlar var bir de bunların arasında. Bunları izlemek için çok uğraştım sevenlerinin içinde saygı duyduğum insanlar da vardı çünkü. Ama gelin görün ki ne zaman bu diziyi güzel yapan şey ne diye sorsam kem küm ediliyor. Neden acaba? Böyle bir durum varsa ya tüketilen şey çok komplekstir ve anlatmakta güçlük çekmektesinizdir ya da ortada anlatılacak hiçbir şey yoktur. Dikotomi yapıyor olabilirim ama eleştirdiğim kitlenin dikotomimi kıracak üçüncü olasılığı ortaya koyabileceğini sanmadığımdan devam ediyorum. Behzat Ç. . Dizide anlatılan varoşun ne kadar yapay olduğunu farkedemen varoş sevdalılarının, feminist olmasına rağmen maskülen, sert erkek tipine hallenenlerin dizisi. Leyla ile Mecnun. bu dizinin absürt komedisinin Simpsons ve özellikle de Futuramadan çakma olduğunu anlayamayacak insanlar bu diziyi kutsalları yapmış. Futuramadan aldığı tiplemeler ve mizah tarzı o kadar kötü taklit ki uyarlama bile denmez. Ayrıca hitap ettikleri kitle için basitleştirilmiş bir mizah yapmalarını nasıl kimse farketmiyor anlamıyorum. Onur Ünlü yaptığı açıklamada bile biz o diziyi başka filmleri çekebilmek için para kazanma aracı olarak kullandık dedi. Çok sevdiğiniz eseri yaratan adam diyor bunu. Popülizm eleştirisi yapmıyorum zira popülist diye eleştirmek halk düşmanlığından başka bir şey olmadığını düşünüyorum. Eleştirimin temelinde halkın içindeki lümpenlikleri ifşa etmek yatıyor.

Black Mirror ve The Big Bang Theory izleyicilerine ne demeli peki. Hayatında hiç bilim kurgu okumamış, geek kültüre dair hiç bir fikir sahibi olmayan insanlar kalkmış "Abi, çok iyi bilimkurgu, izleyince zihnim açılıyor, distopya olum ya kesin izle" diyor. Her bölümü ayrı bir bilimkurgu şaheserinin piç edilmesiyle oluşturulmuş, ilk iki bölümü dışında orjinal bölümü olmayan, kaldı ki o ilk bölümü de netflix satın almadan önce bağımsız bir kısa filmci çektiği için orjinal olan çöp yığını. TBBT denilen aptal eğlendiren dizi ise dünya üzerinde en yaratıcı içerikleri üreten ve tüketen geek kültürünü aşağılamak üzerinden mizah inşa etmiş. Tebrikler, çok büyük tespit yaptınız. Hayatını bilime adayan, estetik algıları gelişmiş olup bu sebeple manga ve çizgiroman gibi türlere ilgi duyan, zamanını okumakla geçiren insanların sosyal olarak gelişmemiş olduğunu tespit ettiniz. Ne zekice tespit yahu bu zekanızı on küsür sezon aynı espriyi yaparak geçiren bir diziyi izlememekte de kullansanız keşke. Ya da  o dizilerin siz de o hisleri yaratmasının yapımcı tarafından planlandığını kavrasanız ne çok şey değişirdi hayatınızda, en çok da benim hayatımda. Aptal yorumları duymaktan ve onlara uyum sağlamak için aptal gibi yorumlar yapmaktan öyle bıktım ki.

Bir de himym ve friends yobazları var. Bu dizileri ben de lisedeyken izlemiştim ve sevdim de. Hala bazı sahnelerine gülerim ama savunmak neden ya, mizaha dair kendinize başka şeyler katmadınız mı, on yılda kendinize kriterleriniz hiç mi yükselmedi, Dizilerin sağladığı görsel imkanları hesaba katınca yüzlerce farklı şekilde espri yapılabileceğini öğrenemediniz mi? Mizahtan değil de oradaki arkadaşlık hissinden dolayı çok samimi ortam yaa diyip mi izliyorsunuz? Gerçek dünyada böyle arkadaşlıklar yok! Gerçek dünyada insanlar kendilerine benzeyeni sever. Benzemeyeni değiştirip öyle arkadaşlıklarımızı sürdürmek isteriz. Kendimizden farklı insanlara ise ancak tahammül ederiz. Hepimiz böyleyiz. Arzuladığımız dünya ile içinde bulunduğumuz dünya arasında çok ciddi farklar var. İkisi de aynıymış sanmak ve bize ikisini aynıymış gibi sunan içerikler tüketmek bizim elimizde. Bu tüketim toplumunda dizileri veya herhangi bir tüketim nesnesi konu olunca boşvermişliğe kapılmakla aptallaşıyoruz. Aristoteles "sürekli yaptığın şey ne ise sen de o'sundur" der. Yani neyi tüketiyorsanız o'sunuz

8 Eylül 2019 Pazar

İskambil Kartlarından Rogue-like Kart Oyunlarına

Yüzlerce yıldır iskambil kartları kumar, basit eğlence, kader tayini gibi çeşitli alanlarda kullanıldı. Ülkeler halkta tarih bilinci ve ortak değer oluşturmak için kartları kullandılar. Bunu kimi zaman krallarının resmini kart üstüne koymak suretiyle kimi zaman ise Fransız Devriminde olduğu gibi en değersiz kart olan ası en değerli kart haline getirerek yaptılar. Böylece hepimizin zihninde kalıcı bir yer edinir hale geldiler. Zihnimizde bu kadar derin yer edinen kartların, teknolojinin gelişmesine uyum sağlaması kaçınılmazdı.

İlk aşamada kağıdın maliyetinin azalmasıyla halk arasında oldukça popüler hale geldi. 20. yüzyılda sakız ve sigara şirketlerinin çok daha ucuza kağıt imal etmesi koleksiyon kartlarını ortaya çıkardı. Koleksiyon kartlarının çıkışının etkileri ise çok yönlüydü. Bir yandan geek kültürünün temelini oluşturan FRP oyunlarının önünü açtı, diğer yandan ise insanlara koleksiyon yaptırmaya özendirip sahte başarımlar sunarak,  kötü niyetli üreticiler için kolay yoldan para kazanma aracı oldular. Bu sorunlar son zamanlarda o kadar önemli hale geldi ki kart paketleri veya daha genel adını kullanacak olursak lootboxlar ekonomiyi etkiler hale geldi hatta Amerikada bu konuyu çözebilmek için yasa tasarısı senatoya sunuldu.

Peki ya çözüm ne, Şirketleri sınırlandırmak ne kadar güvenilir bir çözüm? Kanaatimce bu soruna çözümü bulabilmemiz için tüketim aşamasına değil üretim aşamasına gitmemiz gerekmekte. Her ne kadar oyuncularını manipüle eden oyunlar daha geniş kitlelere hızlı bir şekilde yayılsa da bu durumun onlarla mücadele edebilmemize engel olduğunu düşünmüyorum. Mücadele aracı olarak ise hukuk denen hiç bir şeyi çözmeyen sadece dışarıdan göz boyamaya yarayan aracı değil, toplumun altyapısında yer alan ekonomiye gitmemiz gerekir.
Yani içerik üreticilerinin dayanışma kurmasına ihtiyacımız var. Reddit gibi sitelerde, forumlarda içerik üreticileri kolayca ücretsiz olarak tester bulabiliyor, kickstarterdan destek alabiliyorlar. İşin dayanışma kısmının iskeleti büyük ölçüde oluşmuş durumda. Asıl sorunu ise şirketlerin, çocukların saflıklarını kullanarak onları mikro ödemeler yapmaya teşvik etmesi, kırmızı noktalara tıklayarak ucuz hazlar sunması oluşturuyor. "İnsanların bilinçlendirilmesi lazım" gibi boş bir laf edip kestirip atmak isterdim ama bu sorunların çözümünün bu kadar basit olduğunu düşünmüyorum. Manipülatif oyun mekaniklerine karşı onları ekarte edecek oyun mekanikleri bulmamız gerekiyor. Asıl konumuzu yani kart oyunlarını seçmemin sebebi bu çünkü kart oyunlarında çözüme çok yakın bir mekanik bulundu: "Rogue-like kart oyunları". Koleksiyon kartları ile başlayan Magic and the Gathering, Hearthstone, Yugioh gibi oyunlarla devam eden silsilenin oyuncularını kart biriktirmeye, her yeni çıkan karta sahip olmaya ve para yatıramayanları da aynı başarımı kazanmak için her gün saatlerce oynamaya teşvik eden mekanikleriyle mücadele edebilmemiz için ihtiyacımız olan şey ise zekice bir fikir. Bunu kanıtlayan ilk oyunlardan biri "Slay the Spire" oldu. Rogue-like yani ölünce her şeyin bittiği, oyuna en başından başladığımız mekanik ile kart oyunlarını harmanlasıyla meta-game (yani deste kurma ve kart biriktirme aşaması) ortadan kalkmış oldu. Böylece daha aktif bir oynanışın önü açılıp, sahte başarım üreten mekaniklere alternatif kazandırıldı.

11 Ekim 2017 Çarşamba

Miyazaki ve Muhafazakarlık (Mononoke-hime Spirited away)

      Miyazaki filmleri denince aklıma az önce ne izledim ben dediğim ne olduğunu anlamasam dahi zevk aldığım filmler geliyor. Genelde Miyazakinin filmlerini izlerken verilen bir mesaj olduğunu veya derin anlamlar olduğunu pek düşünmem ancak Ruhların Kaçışı ve Prenses Mononoke filmleri bu yönden diğerlerinden bariz bir şekilde ayrılıyor. Örneğin Ruhların Kaçışında karşımıza tüketici toplum ve insanların kültürlerinden uzaklaşmaları eleştirilirken Prenses Mononoke'de ise insanların doğayı katletmeleri ve bencilce hırslarının ne kadar büyük yıkımlara yol açacağı anlatılıyor.
     Biraz daha derinlemesine inceleyebilmek için Ruhların kaçışı filminin başlangıç sahnesinden başlayalım. Film Chihiro ve ailesinin Meiji dönemi mimarisiyle yapılmış bir kasabaya gelmesiyle başlıyor. Kasabada yaşayan görünürde kimse olmamasına rağmen her yer yemeklerle doludur ve Chihiro'nun anne babası kendilerini durduramaz ve nasıl olsa paramız var diyerek yemekleri yemeye başlarlar ve yemeleriyle birlikte sahne gitgide iğrençleşir ve birer domuza dönüşürler. Evet domuza yani tüketicilerin ve emek sömürücülerinin en alışılagelmiş simgelerinden birine. Ailesinin  domuza dönüşmesiyle film uçuklaşmaya başlar. her yerden ruhlar çıkmaya başlar. Buradaki ruhlar bizim batılı kafalarımızın anladığından çok daha farklı anlamlar ifade ediyor. Ruhlar doğulular için sadece ölülerin ruhları değil aynı zamanda diğer bütün canlıların ve cansızların ve kendi kurguladıkları mitolojik karakterleri de ifade eder. Yani neden Meiji döneminde bir kasabaya geldiğimiz anlaşılmaya başlıyor. Meiji dönemine yani kapitalizmin Japonyada kendisini en çok hissettirdiği, ruhlara olan inancın zayıfladığı, eski toplumsal kurumların çözüldüğü bir dönem.
     Filmde bana etkileyici gelen bir diğer husus ise isimlerin önemi. Yubaba, Haku ve Chihironun isimlerini değiştirdiği için eğer eski isimlerini unuturlarsa kendi dünyalarına geri dönemeyecekleri söyleniyor. Burada benim isimden anladığım şey ismimizin köklerimize olan bağımız olduğudur. İçinde doğduğu kültürü ve geçmişini unutmamak muhafazakarlığın değişmez bir ilkesi olsa gerek.
     Prenses Mononokede ise Ruhların kaçışına göre -en azından farkettiğim kadarıyla- daha az sembol içeren sanayileşmeye başlayan insanın virüs gibi yayılarak doğaya katledişini bizim alışkını olduğumuz eşref-i mahlukat anlayışının bir sonucu olan antroposentrik dünya anlayışının tersi olacak şekilde doğadaki ruhlara ve hayvanlara akıl yetisi vererek eleştiriyor. Sadece bunlar bile bize doğu insanının ruha ve doğaya bakışı açısından bir çok şeyi kavratıyor ve sadece batıyı merkeze alan bir çerçeveden bakmakla Miyazaki gibi bir çok değeri anlamaktan yoksun kaldığımızı gözler önüne seriyor.

7 Nisan 2017 Cuma

Ghost In Shell 1995 vs 2017

Ghost in the shell bende ayrı bir yeri olan ve içerdiği düşüncelerle beni en çok etkileyen anime filmlerinden biri. Hal böyle olunca Hollywood'un filmi tekrar beyaz perdeye uyarlayacağını duyduğum da ister istemez bende önyargılar oluştu ve bu önyargılarımda çok da haksız olmadığımı gördüm çünkü geçen hafta vizyona giren film orjinalinin felsefesini yansıtmaktan son derece uzaktı.

Orjinali ile 2017 yapımı olan film arasındaki farklılıklardan başlayacak olursak ilk olarak dikkatimi çeken müzikler oldu. Kenji Kawaii'nin o insanı rahatsız eden ve etkileyen müzikleri gitmiş ve yerini techno müzikler almıştı. Elbette bu tarz bir karar filmin akıcılığını arttırması ve hitap ettiği kitleyi genişletmesi için alınmış olduğu belli olsa da orjinal filmden çok farklı bir atmosfere gidilmesine ve filmin senaryosundaki varoluşçu felsefenin içinin boşaltılmasına neden olmuş. 

Bir diğer farklılık ise uyarlama olan sahneler ve senaryoda yapılan değişiklikler idi. Orjinal filmin ünlü sahnelerinin çoğunu daha hollywoodvari ve sansürlenmiş olarak filmde gördük. En çok merak ettiğim sahne olan sayborgların nasıl yaratıldığını anlatan sahne ise oldukça sansürlenmişti. Ucuz bilimkurgu filmlerini andıran bu sahne etkileyicilikten yoksundu. Yaratılış sahnesine göre daha iyi uyarlanmış olduğunu düşündüğüm diğer bir yer ise tank sekansıydı burada da orjinalini geçememiş ve gereksiz duygusallıklar katılmış. Son olarak senaryoda yapılan belli başlı değişikliklere bakacak olursak filmi duygusallaştırmak için Motokonun annesini ve geçmişini eklemeleri idi. Bu sahnelerle yaratılmak istenen duygusallık bile amacına ulaşamamakla birlikte orjinal filmdeki Motoko'nun kendisini ötekileşmiş, "ben kimim?" sorusunun cevabını arayan ruh halinden oldukça uzaklaştırmış.

Genel bir değerlendirme yaptığımda Kabuktaki Hayalet filmi görsel olarak bir çok sahneyi orjinal filmden almasına rağmen orjinal filmin felsefesinin anlatılmak istendiği sahneler ise müziklerin hareketli olması, senaryoya katılmış duygusal sahneler ve diğer gişe kaygısından kaynaklanan sebeplerden ötürü tutarsız ve basit kalmış. Bir tarafta insanoğlunun varoluşunu sorgulayan ciddi tartışmalara yol açan bir sahne varken diğer tarafta yönetmenin bize "Motoko'nun annesi kim acaba?" gibi basit sorunlara gitmesi yer alıyor hal böyle olunca da Kabuktaki Hayalet filminin yeniden çekilmiş versiyonu parlak hologramları ve heyecanlı aksiyon sahneleriyle iyi bir "kabuk" olsa da "hayalet"i kavratmak konusunda yetersiz kalıyor. 

Puanım 4/10